True Detective’in ilk sezonu, televizyonda polisiye türünü tamamen değiştiren, gotik bir atmosferle nihilizmi birleştiren bir şaheserdir. Louisiana’nın tekinsiz bataklıklarında geçen hikaye, 17 yıl arayla işlenen gizemli ve ritüelistik bir cinayeti aydınlatmaya çalışan iki dedektifin, Rust Cohle (Matthew McConaughey) ve Marty Hart’ın (Woody Harrelson) hayatını konu alır. Ancak dizi, katili bulmaktan ziyade, dedektiflerin ruhsal çöküşlerini ve insan doğasının karanlığını sorgular.
Rust Cohle karakteri, sinizm ve antinatalizm üzerine kurduğu monologlarıyla televizyon tarihinin en derinlikli karakterlerinden biridir. "Zaman düz bir dairedir" cümlesiyle özetlediği döngüsel acı felsefesi, dizinin her anına sinmiştir. Marty Hart ise daha "geleneksel" bir adam olarak, Rust’ın bu karanlık felsefesi karşısında bir denge oluşturur ancak kendi içindeki ahlaki çelişkilerle o da boğuşur. İkilinin arasındaki kimya ve yıllar içindeki değişimleri, oyunculuk açısından bir zirvedir.
Yönetmen Cary Joji Fukunaga’nın yarattığı görsel dil, Louisiana’yı yaşayan, nefes alan ve her an sizi yutmaya hazır bir canavar gibi sunar. Altı dakikalık kesintisiz baskın sahnesi gibi teknik başarılar, diziyi bir sinema filmi kalitesine taşır. True Detective, iyilik ve kötülüğün savaşını anlatırken, sonunda yıldızlı gökyüzüne bakıp "Karanlık bir zamanlar çok daha fazlaydı, şimdi ışık kazanıyor gibi görünüyor" diyerek, en koyu nihilizmden bile bir umut kırıntısı çıkarılabileceğini gösterir.
Eğer felsefi derinliği olan, ağır tempolu ama son derece sürükleyici ve atmosferik bir polisiye arıyorsanız, True Detective’in ilk sezonu rakipsizdir. Bu sadece bir dizi değil, ruhunuza dokunacak bir hikaye.