Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio ortaklığının en karanlık meyvelerinden biri olan Shutter Island, izleyiciyi bir adadaki akıl hastanesinin tekinsiz koridorlarına hapseder. İki federale ajanın, ortadan kaybolan bir hastayı bulmak için adaya gelmesiyle başlayan hikaye, kısa sürede bir dedektiflik öyküsünden çıkıp, insan zihninin ne kadar korkunç savunma mekanizmaları üretebileceğine dair psikolojik bir gerilime dönüşür. Atmosfer o kadar yoğundur ki, izleyici olarak siz de karakterle birlikte delirdiğinizi hissedersiniz.
Filmdeki fırtına, adadaki izolasyon ve hastanedeki gizemli deneyler, aslında ana karakter Teddy Daniels’ın iç dünyasındaki fırtınaların bir yansımasıdır. Scorsese, noir estetiğini modern bir gerilimle birleştirerek, izleyiciye sürekli "Bu gördüğün gerçek mi?" sorusunu sordurur. Renk paletindeki soğukluk ve aniden beliren parlak, rahatsız edici halüsinasyon sahneleri, filmin huzursuz edici tonunu pekiştirir. DiCaprio’nun performansı, bir adamın yavaş yavaş parçalanan gerçekliğini yansıtmada muazzamdır.
Shutter Island, travmaların insanı nasıl köleleştirebileceği üzerine bir filmdir. Gerçekle yüzleşmek mi daha acıdır, yoksa güzel bir yalanın içinde yaşamak mı? Filmin o meşhur final cümlesi, "Bir canavar olarak yaşamak mı daha kötü, yoksa iyi bir adam olarak ölmek mi?", tüm filmi bir etik ve psikolojik tartışmaya dönüştürür. İzleyiciyi ters köşe yapma amacı gütse de, aslında film boyunca bırakılan küçük ipuçları (çakmaklar, su bardakları, sahte notlar) sayesinde ikinci izleyişte tamamen farklı bir anlam kazanır.
Eğer psikolojik derinliği olan, son ana kadar gizemini koruyan ve bittikten sonra "Ne oldu şimdi?" diye internette teori okumak isteyeceğiniz bir film arıyorsanız Shutter Island tam size göre.